"İhmalden imhaya tükenen bir gençlik"
Bir toplum gençliğini kaybetmez; gençliğini ihmal eder, sonra da aslında bu ihmalin bir imha olduğunu fark eder.
Bugün gençler arasında cinsiyetsizleştirme ve de milliyetsizleştirme tartışmalarının bu denli yaygınlaşması tesadüf değildir.
1980'li yıllardaki aile planlama programları bugün nasıl meyvesini vererek geniş aileyi önce çekirdeğe sonrasında ise anne, baba ve bir çocuğa indirgediyse. Nasıl geniş salonlar ferah evlerden "kutu gibi ev" süslemeleriyle 1+1 modasına dönüştürüldüyse işte şimdi de gençlerimiz ve de gençliğimiz üzerine kurulan planlar aynı düşünce yapısının ürünleridir.
Gençlerin önüne altın tabakta sunulan bu durum durum tek başına bireysel tercihlerle açıklanamaz.
Ortada güçlü ve üçlü bir boşluk vardır: aile, eğitim ve medya.
Bu üç alanda oluşan zafiyet, gençliği yönlendiren en güçlü faktör hâline gelmiştir.
Önce aileyle başlayalım.
Aile artık değer aktaran bir yapı olmaktan hızla uzaklaşıyor.
Anne-baba otorite değil, çoğu zaman sadece “finansör” konumunda.
Çocuğun zihinsel ve ahlaki dünyasına rehberlik etmek yerine, çatışmadan kaçan, susarak geçiştiren bir tutum hâkim.
Genç soruyor, aile cevap veremiyor.
Cevap veremeyen aile, alanı başkalarına bırakıyor.
Genç, kimliğini evde inşa edemeyince dışarıda arıyor.
Hal böyle olunca bir aidiyet bulamayan genç ona sunulana tutunuyor.
Eğitim cephesinde tablo daha da vahim.
Okullar bilgi yüklüyor ama anlam inşa etmiyor.
Edemiyor.
Değer öğretiyor gibi yapıyor ama ölçü kazandırmıyor.
Eleştirel düşünce adı altında her şey sorgulanıyor, ama hiçbir şeyin neden doğru olduğu anlatılmıyor.
Öğretmenlerimiz bir ahlaki değerden bahsedecek olsa hemen bir taraf havaya zıplayarak "özgürlük" diyerek haykırıyor.
Mesela genç, biyolojiyi öğreniyor ama insanı tanıyamıyor.
Psikolojiyi duyuyor ama ruhu konuşamıyor.
Özgürlüğü ezberliyor ama sorumluluğun sokağına bile uğramıyor.
Eğitim sistemi, kimlik meselesinde tarafsız olduğunu iddia ederken aslında yönsüz kalıyor.
Oysa yönsüzlük tarafsızlık değildir. Yönsüzlük, en güçlü anlatıya teslim olmaktır.
Ve sonra medya devreye giriyor.
Medya artık sadece haber veren bir araç değil; kimlik üreten, norm belirleyen, davranış kodlayan bir güçtür.
İşte eğitimin yönsüz kaldığı noktada medya devreye girerek en güçlü yönü oluşturuyor.
Dizilerde, reklamlarda, dijital platformlarda, sosyal medyada gençlere tek bir mesaj veriliyor:
“Her şey normal, her tercih eşit, her sınır baskı.”
Sürekli tekrar edilen şey, zamanla hakikat zannediliyor.
Özellikle dijital mecralarda gençlerin maruz kaldığı içerik yoğunluğu, bu konunun bireysel olmaktan çıkıp kültürel bir yönlendirme hâline geldiğini gösteriyor.
Aile suskun,
Okul yönsüz,
Medya yönlendirici olunca…
Gençlik ortada kalmıyor; bir yöne doğru sürükleniyor.
Bakınız burada mesele yasaklamak değildir.
Mesele inkâr etmek hiç değildir.
Mesele, gençliğe alternatif bir anlam dünyası sunamamaktır.
Aidiyet sunmayan aile, ölçü kazandırmayan eğitim, sınır tanımayan medya…
Sonra dönüp “gençler neden böyle?” diye soruyoruz.
Asıl soru şudur:
Biz gençlere ne verdik?
Sadece tepkiler sunduk.
Sadece korkularımızı anlattık.
Ama sahici bir yön, tutarlı bir değer dili ve yaşanabilir bir örneklik sunamadık.
Gençlik boşlukta kalmaz.
Boşluk ya değerle dolar, ya da gürültüyle.
Ve bugün gençliğin maruz kaldığı şey, tam olarak budur.