KAZANIRKEN KAYBETTİKLERİMİZ

Bölüm 1: Sınavı Geçip İnsanı Kaybetmek

"Sınavları kazanıp insanı kaybediyorsak hiçbir şey kazanmıyoruz demektir."

Son yaşadığımız acı olaylara binaen bir öğretmen olarak yazı köşemde bir müddet bu dert üzerine yazılar paylaşmaya karar verdim.

Aslında birçok yazımda "eğitimin öğretime kurban edildiğini" defalarca kez yazmış ve zikretmiştim. Ve yine birçok yazımda da "zorunlu eğitimin sorunlu eğitim olduğundan" uzun uzun bahsetmiştim.

Gel gelelim bugünkü yazımıza, bugünkü derdimize.

Aslında bugün şehirlerimizin kalbinde yükselen devasa okul binalarına baktığımızda, içinde yankılanan sesin ne kadar "insana dair" olduğunu hiç düşünmemiş olabiliriz.

Ne yazık ki çağımızın yani "modern zamanın" eğitim anlayışı, bir fidanı büyütmekten ziyade, bir hammaddeyi işleyip standart bir ürüne dönüştürme telaşına düşmüş durumda. Halk böyle iken tüm tezgahlarda bu minvalde çevrilmiş durumda.

Önümüze koyulan bu acı tablo aslında bir aynadır:

Sporun sadece ter atmak, müziğin sadece gürültü, resmin ise sadece boş kağıtları doldurmak sayıldığı bir iklimde; ruhu kuruyan bir neslin ayak seslerini çoktandır duysak da kulak asmıyorduk.

Yahut duymak istemiyorduk.

Lakin bu kez duyduk.

Hem de çok acı bir şekilde maalesef.

Bir eğitim öğretim düşünün ki felsefeden uzak, edebiyat ve şiirden soyutlanmış.

Bu bir eksiklik değil, bu düpedüz bir yoksunluktur.

Çünkü bir çocuğu matematikle donatıp edebiyatın inceliğinden, sanatın estetiğinden mahrum bırakmak, felsefenin sokağında gezdirmemek demek; ona kanat takıp uçacağı gökyüzünü elinden almaktır.

...

Eğitimi sadece şıklar arasına sıkıştırılmış bir doğruyu bulma sanatı olarak gördüğümüzden beri, doğru insanı yetiştirme gayemizi kaybettik.

Okullarımız bugün ne yazık ki birer "performans merkezi" kimliğine bürünmüş durumda.

Dönem ödevlerinin soru bankası çözmekten ibaret olduğu yahut "bilmem kaç yılın çıkmış sınav sorularını çözmen lazım" olduğu bir eğitim öğretim ekosisteminde öğretime bir şey diyemem de eğitimin ruhuna fatiha denmiştir.

İşte bizler bu şekilde eğitimi öğretime kurban ettik. Gencecik evlatlarımızın, biricik çocuklarımızın gözlerindeki o merak pırıltısını, sınav sonuç belgelerindeki soğuk rakamlara kurban ettik.

Edebiyatın hayatı anlamlandırma gücünü, tiyatronun empati kurma yetisini ve eleştirel düşüncenin hürriyetini bir kenara ittiğimizden beri karşımızda soru çözen ama sorun çözemeyen, bilgili ama bilgelikten uzak mekanik bir kuşak bulduk.

Yahut bizzat kendi elimizle bu hale getirmiş olduk.

Oysa bizim kadim medeniyetimizde mektep, sadece bilgi verilen yer değil, "insan olmanın" usulünün öğretildiği bir edep

ocağıydı.

Şiir okumayan bir kalbin merhametinin, sanatla tanışmamış bir zihnin zerafetinin eksik olacağını belki bizler bile bilmedik. Bizler çocuklara sadece "nasıl kazanılacağını" öğrettik; "nasıl yaşanacağını", "nasıl hissedileceğini" ve "nasıl insan kalınacağını" hep müfredatın dışına ittik.

Bir çocuk, bastığı toprağın sadece bir mülkiyet değil, bir emanet olduğunu hissetmiyorsa; gölgesinde serinlediği ağacın bir can taşıdığını fark etmiyorsa, biz ona istediğimiz kadar coğrafya öğretelim, nafiledir.

Doğayla kurulamayan o sahici bağların yerini bugün sanal alemin sahte pırıltıları ve sınav rekabetinin acımasız dili almış durumda.

Mesela tarihi sadece bir zaferler ve yenilgiler kronolojisi olarak ezberletiyoruz; oysa tarih, bir ruh sürekliliğidir.

Bu ruhu aktaramadığımız her çocuk, kendi vatanında köksüz bir yabancıya dönüştü maalesef.

Rekabetin kutsandığı, arkadaşlığın yerini rakip olma bilincinin aldığı bu "leş gibi" düzen, aslında en büyük eşitsizliği gencecik yavrularımızın ruhlarına oluşturmakta.

İmkanı olanla olmayanı sadece akademik başarıda değil, hayata karşı duruşta da birbirinden koparıyoruz. Çocuklarımıza "parlak bir gelecek" vaat ederken, ellerindeki "anlamlı bir bugünü" hoyratça çekip alıyoruz.

Sonra mı?

Sonrasında durum ortada.

Akademik başarıya endeksli sistemde binlerce kurban edilmiş genç.

Binlerce söndürülümüş umut.

Binlerce sorunlu zihin.

Binlerce psikolojik vaka.

Velhasıl bilinmelidir ki; bizim milli ödevimiz, sadece dünya standartlarında mühendisler, doktorlar yetiştirmek değildir; bizim asıl borcumuz, bu toprakların mayasıyla yoğrulmuş, vicdanı hür, fikri hür, estetik kaygısı olan erdemli fertler yetiştirmektir.

Spor,sanat,şiir,edebiyat gibi bizleri insan kılabilecek "bütünler" birer "hobi" değil, aksine bizleri tamamlayan asli unsurlardır.

...

İstedim ki bu yazı dizimin ilk bölümünde eğri oturup doğru konuşalım:

Sınavları kazanıp insanı kaybediyorsak, aslında hiçbir şey kazanmıyoruz demektir. Şimdi yeniden durup düşünme vaktidir. Evlatlarımızı yeniden toprakla, sanatla, edebiyatla ve birbirleriyle sahici bağlar kuracakları bir iklimle buluşturmak, bu ülkeye olan en büyük borcumuzdur.

Yolun başındayız.

Bir sonraki bölümde, bu yıkımı nasıl onaracağımızı; ailenin attığı yahut atacağı o sağlam "kök" ile öğretmenin ufkunu birleştiren gücünü ele alacağız.