Çerkezköy: Türkiye’yi Doyuran Sahipsiz Kent

"Bir televizyon programda yaşlı bir ninenin sözü gelir hep aklıma Çerkezköy'ün bu durumunu düşününce. Nine huzur evindedir. Ve sunucunun soruları arasında derin bir iç çekerek şunu şöyler:

"Ya evlat ben tam yedi çocuk büyüttüm. Yani bir kalbimde yedi evlat yeşerttim. Bir kalbe tam yedi kişiyi sığdırdım da yedi kalp kendilerine bir kalbi sığdıramadı"

İşte Çerkezköy’ümüzün hali bu. Bir kent yedi bölgeye yetti de yedi bölge bir kente yetemedi. "

...

Sabahın saat 06:00’sı...

Çerkezköy caddelerinde, sokaklarına çıkın ve sadece izleyin. Termosunuza çayınızı doldurun, izlemeye koyulun.

Türkiye’nin dört bir yanından, 81 vilayetin kokusunu taşıyan binlerce insanın, devasa bir çarkın dişlileri gibi fabrikalara aktıklarını göreceksiniz.

Kimisi seyyar bir simitçiden sıcak simit alıp aceleci bir şekilde yetişmeye çalışırken kimisi ise günün ilk ışıklarını biraz geç selamlamaktadır.

Velhasıl; Çerkezköy, aslında her sabah Türkiye’yi uyandıran, giydiren ve iyileştiren o dev makinenin kalbidir.

Ama bir soru var ki, hepimizin boğazında bir düğüm:

Bu şehir Türkiye’yi doyururken, kendisi ne kadar doyuyor?

Çerkezköy artık sadece Tekirdağ’ın bir ilçesi değil; burası devasa bir sosyal laboratuvar.

İnsanların bir kısmı buraya "birkaç yıl çalışıp dönerim" diye geliyor, bir kısmı ise iş sahası sebebiyle göç ederek gelmekte. Velhasıl; Çerkezköy’ün o kendine has, gri ama umut dolu havası herkesi içine çekiyor.

Çocuklar burada doğuyor, ilk adımlarını bir fabrikanın vardiya düdüğü eşliğinde atıyor adeta.

Ancak bir sorunumuz var.

Sanayi dediğimiz o devasa güç, bize ekmek verirken bizden neyi çalıyor?

Ergene’nin rengine bakıp iç çekmekten,

"Bu akşam hava yine geniz yakıyor" demekten öteye ne zaman geçeceğiz mesela?

Modern iş yerlerinin gölgesinde, her geçen gün daralan sosyal alanları, yetmeyen yolları ve betonlaşan geleceği görmezden gelmek, bu şehre yapılabilecek en büyük haksızlık değil de nedir?

Hunharca, hesapsızca kullanılan yeraltı su kaynaklarımızın durumundan bahsetmiyorum bile.

Çok değil. Yirmi yıl evvel gürül gürül akan dereler, kaynak suları varken ne oldu da bir kuraklık düdüğü çalıverdi keskin çığlık gibi.

Biz Çerkezköy’ü sadece "üretim rakamlarından", "ihracat rekorlarından" yahut "vergi sıralamalarından" ibaret görürsek; ruhu olmayan, nefes almayan bir beton yığınına mahkûm ederiz.

Ve mahkum oluruz!

Oysa bu şehrin insanı, sadece mesai saatlerinde hatırlanmayı değil; parklarında nefes almayı, trafiğinde yorulmamayı ve çocuklarını tertemiz bir gökyüzünün altında büyütmeyi hak ediyor.

Sözün özü şudur:

Çerkezköy, Türkiye’nin sırtındaki ağır yükü taşıyan o güçlü omuzun bizatihi adıdır.

Ve unutulmasın ki; o omuz çökerse, yükün altında hepimiz kalırız.

Ve bu şehre "arka bahçe" muamelesi yapanlar, yapmaya çalışanlar bilsin ki bu omuzlar silkelendiğinde yerle bir olacaklardır.

Artık bu sahipsiz kent hak ettiği değer ve kıymeti görmek zorundadır. Bu sahip kent artık ha kettiği vizyona ulaşmalıdır.

Şimdi buradan büyüklerime soruyorum:

Çerkezköy bir "şantiye" olarak mı kalacak, yoksa gerçekten bir "şehir" mi olacak?

Çerkezköy yine bir takım dar düşüncelerin ardında kaybeden bir şehir olarak mı kalacak, yoksa gereken yatırımları ve hizmetleri gerektiği şekilde alacak mı?

Alacaksa ne zaman alacak?

Bekleyip göreceğiz.