BANA BİR HARF ÖĞRETENİN BİR GÜN K*TİLİ OLURUM!

Yazıma başlamadan evvel, öğrencisi tarafından bıçaklanarak vefat eden Fatma Nur Çelik öğretmenimize Allah'tan rahmet ailesine sabırlar dilerim...

...

Eskiler cehaleti sadece bir "bilgi eksikliği" olarak görmez; onu bir "haddi aşma" biçimi olarak da tanımlarlardı.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo ise cehaletin en karanlık, en amansız hali: Kendisine ışık tutan eli kırmaya cüret eden bir nankörlük...

Sahi, biz hangi ara vefanın yerine kini, saygının yerine şiddeti koyduk?

Tarih kitaplarımızda gururla anlattığımız, nesilden nesile bir "edeb" mirası olarak aktardığımız bir sahne vardır. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde hocası İbn-i Kemal’in atından sıçrayan çamurun kaftanını kirletmesini bir öfke değil, bir "şeref nişanesi" olarak görür. O çamurlu kaftanın, öldüğünde tabutunun üzerine örtülmesini vasiyet eder.

Bu, sadece bir hakanın hocasına hürmeti değildir; bu, bilginin, emeğin ve öğreticinin makamını her türlü dünyevi saltanatın üzerinde tutan bir medeniyet tasavvurudur.

Peki ya bugün?

Hz. Ali’nin "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" düsturuyla yoğrulan, kalemin kılıçtan üstün tutulduğu o zarif iklimden; kendisine bir harf, bir yol, bir hayat öğretmeye çalışan öğretmenin, doktorun, ustanın canına kasteden bir cinnet haline nasıl evrildik?

Bir zamanlar hocasının önünde ceketini iliklemeyi mukaddes bir vazife sayan bir toplumdan, kendisine emek veren kalbi susturan, o kalbi durdurmayı kendinde hak gören bir cehalete ne ara savrulduk?

Bu düşüş sadece bir eğitim meselesi değildir; bu bir "insan kalabilme" meselesidir. İnsan ve insanlığa dair her şeyin yerle bir edildiği böyle bir çağda Aydan Z'ye bütün sistemimiz acilen "önce insan" üzerine kurulmalıdır.

...

Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolaylaştığı, buna mukabil bilgeliğin bu kadar uzağımıza düştüğü başka bir çağ herhalde olmamıştır.

Malumat sahibi olan ama "edep"ten nasibini almayan bu yeni nesil karanlık, önce kendisine ışık tutan kandili söndürüyor. Oysa bilmiyorlar ki; kandil söndüğünde, o eli kıranlar da aynı karanlığın içinde kaybolacaklar.

Elbette burada yeni nesil derken tüm nesli kastetmek büyük bir facia olur.

Yeni nesil derken yeni dünya düzeni zırvası içerisinde sosyal medya tarafından yetiştirilen ahlak,saygı ve sevgiden uzak bırakılmış nesilden bahsetmekteyim.

Geldiğimiz bu noktada sormamız gereken soru şudur:

Biz nerede o ruhu kaybettik?

Hangi ara başarıyı sadece rakamlarda, gücü sadece kaba kuvvette arar olduk?

Işığı söndürmek kolaydır; zor olan o ışığın altında yeniden insanlaşabilmektir.

Eğer yarınlarımızı kurtarmak istiyorsak, önce o "kırılan eli" yeniden başımızın tacı yapmak zorundayız. Aksi takdirde, kendisine emek veren kalbi susturan bu cehalet, en nihayetinde kendi nefesini de kendi nefesimizi de kesecektir.